Özel Arama

HOŞGELDİNİZ

26/11/2008

>> Hababam Sınıfı - Şaban Nasıl Kırdı | Rıfat Ilgaz, "Dokunmayın Şa

Hababam Sınıfı - Şaban Nasıl Kırdı









Palamut Recep, son dersten sonra Kalem Şakir'i bir kenara çekti:

"Yaz, şu ineğe bir izin kâğıdı!" dedi.
"Ne var ucunda?"
"Bir galon şarap!"
"Ucuz!"
"İnek'ten bu kadar tüy koparabildim!"


Kalem Şakir, benim dolmakalemi istedi. Yanına oturdu, zımbalı defterden bir kâğıt koparıp döşendi:

"İzinlidir. Saat 16-17". Sonra, Şaban'ın adı, soyadı, numarası, bir de tarih.

Kâğıdın en altına da bütün saltanatiyle Kel Mahmut'un şatafatlı imzasını kondurdu. Kuruttuktan sonra başında bekleyen Palamut'a uzattı:

"Şarabı sağlama bağla!" dedi. "İneğin parası kıymetlidir!"
"Yok!"
dedi Palamut, "Bu sefer kuyruğu elimizde."
"Ne zoru var ineğin?"
"Bu sefer tamam... Yüzeceğiz derisini... Bir sigarasını içemezdik enayinin!"


Sonra kulağına eğilerek güldü:

"Lâvaja gidiyor inek."

Kalem Şakir'in doldurduğu izin kâğıdını almış, İnek'i de takmıştı peşine... Şaban'ı izine inandırmak için dümenden Kel Mahmut'a inecek, çıkınca da kapıda bekleyen İnek Şaban'a:

"Al ulan Şaban, zor kopardım izini sana! Unutma şarabı!" diyecekti.

İnek Şaban dalgadan habersiz, göğsünü gere gere uzattı izin kâğıdını kapıcıya.

Az sonra Palamut döndü, özel kâtibi Kalem Şakir'i buldu. Artık gerisini tahmin etmek zor değildi. Tulum Hayri'yle mutfak nöbetçisi olan Yıkılmaz Hadi'yi göreceklerdi. Hayta'ya memleketten gelen pastırmadan bir pastırmalı yumurta yapılacak, zulalı bir yerde ziftleneceklerdi.

Kimseye bir şey çaktırmadan hazırlığa başlamışlardı. Geliyorlar, gidiyorlar, bir yandan da sınıfın penceresinden İnek Şaban'ın yolunu gözlüyorlardı.

Vakit ilerledikçe kafadarlar telaşlanıyordu. Saat 5 oldu. İnek yok, etüt zili çaldı hâlâ yoktu. Herkes yerine geçince İnek Şaban'ın olmadığı anlaşılmıştı. Ben yanımdakinin kulağına birşeyler söyledim, o da yanındakinin kulağına eğildi, derken iş Refüze Ekrem'de patlak verdi. Refüze, makaraları koyuvermişti. Palamut'tan yana seslendi:

"Palamut be!" dedi, "İnek Şaban kırmış ha!"
"Aşkolsun İneğe tam erkekmiş! Artık her kafadan bir ses yükseliyordu.
"Nasıl kırmış İnek..."
"İzini kimden almış?"
"Canım bu da laf mı? İzin aldıktan sonra kırmanın lâfı mı olur?"


İşin uzayacağını anlayan Palamut, hem etüdün hem işlerin selâmeti namına:

"Arkadaşlar susalım! Etüt başladı!" dedi.

Sonra Tulum Hayri'nin kulağına eğilerek:

"Ulan Tulum!" dedi, "işler sarpa sarıyor!"
"Sardı bile, bu İnek nasıl girecek kapıdan...Mutlaka Kel Mahmut'a toslayacak!"
"Ele verecek yakayı inek!"
"Ulan gene dışarıda kalsa da gündüzcülerle gelse sabahtan... idaresi daha kolay olurdu."
"İnek izin aldım diye sallanır da sallanır."
"İnek bu!
"

Yarım saat daha geçmişti aradan. Koridorda ayak sesleri duyuldu... Arkadan Kel Mahmut'un yaygarası...

Tulum Hayri fırladı yerinden, kapıya çıktı. Çıkmasıyla koşup yerine oturması bir oldu. Eliyle, "Kel Mahmut geliyor!" işareti verdiğinden sıraların üstünde ne varsa içeri girdi. Bir anda tarih kitapları çıktı.

Dışarıdan Kel'in sesi geliyordu:

"Nerden geliyorsun efendi?"

Şaban, büsbütün şabanlaşmıştı:

"Şeyden efendim..."
"Nerden?"
"Şeye gitmiştim efendim."
"Nereye? Helaya da diyemezsin ya!"
"Memleketten babam şey göndermiş de..."
"Ne?"
"Sirke efendim!"
"Nasıl sirkeymiş, bir görelim."


Ne olup bittiğini göremiyorduk ama, Şaban'ın yanına sokulduğunu, elindeki kâğıda sarılı golona yapıştığını tahmin ediyorduk. Kel Mahmut:

"Ne? Babanın yolladığı sirke bu mu?" diye gürledi.
"Bu değil efendim. Onu..."
"Bu kimin, kime aldın bunu?.."


Şimdi bir çam devirecekti. Hayret devirmedi, İneğin, erkekliği tutmuştu:

"Hiç kimseye almadım! Yemeklerde iştah için..."
"Demek kendine aldın!"


İneğin hiç sesi çıkmıyordu.

İş burada kalsa iyiydi. Şarabın bu şekilde tatlıya bağlanması Palamut'un, Kalem Şakir'in de hoşuna gitmişti. Tulum'un bir üzüntüsü varsa o da pastırmalı yumurtanın kuru kuru gitmesi olabilirdi ancak.

Sorgu daha heyecanlı bir döneme girmişti dışarda:

"Peki evlâdım Şaban efendi, izini kimden aldın, söyler misin bana?"

Kel Mahmut, arı gibi tam sokacağı zaman böyle yumuşar, kibarlaşırdı.

"İzin mi efendim, sizden aldım!"
"Neee! Benden mi?"
"Evet efendim, sizden!"
"Benden ha... Sakın bir yanlışlık olmasın..."
"Hayır efendim, Recep girdi odanıza... izin kâğıdını aldı çıktı..."


"Ya!.. Demek ben vermişim izin kâğıdını ha..."

Sonra Hababam Sınıfı'nın kapısını araladı.

"Bak Recep, bu ne diyor! Ben sana Şaban için izin kâğıdı imzalayıp verdim mi bugün?"

Palamut Recep hepimizi şaşırtan bir soğukkanlılıkla:

"Evet efendim, verdiniz!" dedi.
"Ne? Verdim mi?"
"Verdiniz efendim!"
"Ne vakit verdim be?"
"Meşguldünüz efendim! Söyler söylemez hemen yazdınız!"
"Ya verdim, demek!"
"Kapıcıya soralım. Hatırlamazsanız! izin kâğıdı ondadır!"
"Peki, soralım. Gel bakalım buraya!"


Palamut koşarak çıktı dışarı. Kel Mahmut postasına emir veren bir yüzbaşı gibi:

"Git çağır şu kapıcıyı!" dedi.
"Peki efendim!"

Gelirken yolda kapıcıyı "dolduruş" yapacağını hesaplayan Kel Mahmut, emrini geri aldı:

"Gel, sen tut şu şişeyi... Ben sorarım. Şaban, düş önüme!"

Ayak sesleri merdivenlere doğru uzayıp giderken kapının arkasından, bir ses, mantarın şişeden çıkarken meydana getirdiği o alışılmış tatlı ses duyuldu. Sonra boşalan şişeden gelen lıkırtılar...

Tulum durumu anladı, hemen fırladı yerinden. Şişe sınıfa girmiş ağızdan ağıza dolaşıyordu. Palamut, işi idare için yırtınıyordu.

"Heey! Zurnacılar kuyruğa!"

Şişeyi ağzında fazla durduranların alıyordu elinden. Şişenin dibi görülünce kapının önündeki yangın kovalarından birine daldırdı. Şişe ağzına kadar doldurulmuş, ağzı Kalem Şakir'in hünerli elleriyle eskisinden daha düzgün mühürlenmişti bile...

Bir hademe Palamut'u muavin odasına çağırdığı zaman ortada yangın kovasından sızan beş on damla sudan başka bir şey kalmamıştı.

Yemekten önce İnek Şaban'la Palamut dönmüşlerdi. Muavin odasından.

Refüze:

"Ulan Şaban!" dedi, "Nasıl kırdın, anlat da dinleyelim!"

Şaban Kel Mahmut'un odasındaki havadan henüz kurtulamamıştı.

"Valla kırmadım." dedi, "izin kâğıdım vardı elimde!"
"Peki, doktora ne halt etmeye gittin!"
"Palamut:
"Dokunmayın Şaban'a!"
dedi, "Erkek olduğunu ispat etti doğrusu!"

Şaban şarabı Palamut Recep'e getirdiğini sonuna kadar söylememişti. Kel Mahmut izin kâğıdındaki imzasını görünce dalgınlığına kendisi bile gülmüştü. Nasıl gülmesin, imza kendi imzasından daha mükemmeldi.

Refüze şarabın fazlasını çektiği için habire konuşuyordu. "Arkadaşlar!" diyordu. "Şaban erkekliğini ispat etti. Artık kimse ona İnek, demeyecek!"

Tulum Hayri:

"Ne diyeceğiz?" diye sordu,
"İneğin erkeğine ne derlerse!"
"Öküz Şaban!"
"Yook! Bilemediniz! Boğa Şaban!"



Rıfat Ilgaz

12/9/2008

>> Zimem (Veresiye) Defteri

Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri 'ni (veresiye defterini) çıkarmalarını isterlerdi.

Baştan, sondan ve ortadan rasgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra;

"Bu borçları silin! Allah kabul etsin!" der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi.

Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi...

Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi. Ecdadımız sağ ile verdiğini, sol elinden bile gizler, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi.


Sürekli Batı’ yı (!) övüp geçmişimizi ve atalarımızı yokmuş gibi görenlere ithaf edilir..

4/9/2008

>> kabağın da sahibi var

Vaktiyle Kalenderîyye yoluna mensup bir derviş, nefsle mücahede makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonraki makam Kalenderîlik makamıdır. Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir... Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden.

Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.

- Vur usturayı berber efendi, der.

Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:

- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer. Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden.

Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.

Kabadayı koltuğa oturur, berber traşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:"Kabak aşağı, kabak yukarı";

Nihayet traş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.

Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:

- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?

Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:

- Vi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!..


<- :: Sonraki Sayfa ->